Uluslararası Ayrımcılık Konferansı
maktadır. Üç temel tarihsel olgu ataerkinin daha açık bir şekilde görülmesini sağlar. Birincisi, ataerki içinde yer alan erkekler farklı sınıf,
din ya da etnik aidiyet konumlarında yer alsalar da kadınlar üzerindeki
egemenlik ilişkilerini paylaşırlar. İkincisi, ataerkinin dayandığı temel
kadınların emek gücü üzerindeki denetimdir. Üçüncüsü, heteroseksüel
ilişki üzerine kurulu aile yapısıyla erkekler kadınları hem cinsel alanda
hem de toplumsal işbölümü (ekonomik alanda) alanında denetler. Bu
yolla, aile içi adaletsiz işbölümü dışarıya da taşınır ve kadın emeği değersiz ve görünmez kılınır.
Dolayısıyla, ataerki ve kapitalizm ilişkisinden söz edilirken kadınların ezilmişliklerinden, hem bedenlerinin hem de emek güçlerinin erkekler ve sermaye ilişkileri tarafından sömürülmesinden söz edilir. Kadın
bedeni ve emek gücü kapitalizmde, ataerkinin sunduğu elverişli koşullar
içinde sömürülür. Bu iki sistemin ilişkisinin karmaşık doğası, toplumsal
cinsiyet ayrımcılığının çok farklı kaynaklardan da beslendiğini gösterir.
Kapitalist toplumlarda, kamusal ve özel alan olarak ayrılan toplumsal ilişkilerde kadın bedeninin denetimi konusu, başta din olmak üzere
hiyerarşik ve kural koyucu birçok yapı tarafından belirlenir. Her tür üretim alanında (tarla, ofis, fabrika vd.), ailede yani hane içinde, gündelik
yaşam alanlarında nasıl giyinip nasıl davranacaklarından emek güçlerinin değerinin nasıl belirleneceği konusuna kadar birçok alanda kadınlar
çokboyutlu ve katmanlı ayrımcılığa maruz kalırlar.
Kadınların maruz kaldığı ayrımcılıkların psikolojik ve toplumsal
süreçlerini bize her yönüyle açan çok zengin bir araştırma birikimi ve
feminist kuram literatürü bulunmaktadır. Bu araştırmaların gösterdiği
ortak gerçek, yurttaşlık tanımından herhangi bir üretim sürecinin planlanmasına, sağlık hizmetinden kentsel ve mimari planlamaya, tarih yazımından felsefe ve bilimlerin alanına hiçbir yerde kadın varlığı ve kadın
ihtiyaçlarından yola çıkılmadığıdır. Doğal olanın erkek olmasından hareket edilen bu dünya kurgusunda, ayrımcılığın da deşifre edilebilmesi
son derece zor ve sabırlı bir çabayı gerektirmektedir.
“Kadınların yaşam öykülerinde evde çalışmaya başlamak önemli
bir dönüm noktası oluşturuyordu. Paylaşılan yaşam deneyimleri ortaya
koymaktadır ki, başka bir işte değil de evde çalışmanın başlıca nedenleri daha çocuklukta yaşanan toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla, hanede
kaynakların cinsiyetler arasında adaletsiz dağılımıyla başlamaktadır.”
(Atasü Topçuoğlu, 2010, s. 90-91)
136