AYRIMCILIK KARŞITI AKTIVIZM
mi heteronormativiteye2 ve ikili cinsiyet sistemine meydan okuyan,
bununla kalmayıp tüm normatiflikleri sorgulayan, LGBTİ+’ların eşit
yurttaşlık taleplerinin de ötesine geçerek sistemsel dönüşümü hedef
alan bir aktivizmdir. Dolayısıyla bugün aslında iki ana akstan bahsetmemiz mümkündür.
Birincisi mevcut sistem içerisinde ana gündem olarak LGBTİ+’ların
tanınmasını, eşitliği ve ayrımcılıkla mücadeleyi esas alan çizgidir. İkincisi ise anti-sistemik yahut da sistem karşıtı diyebileceğimiz hareketlerle ittifaklar kuran, bunu çoğaltan ve yıkıcı bir politika öneren çizgidir.
Tabii ben bunu kaba bir ayrım olarak söylüyorum; tamamen birbirine
karşıt iki ayrı çizgiymişçesine kurmuyorum. Birbirleriyle zaman zaman
iç içe geçebilen, sıklıkla kesişen iki damardır bunlar. Özellikle bazı batılı
ülkelerde, örneğin, Hollanda’da ya da ABD’de queer aktivizmiyle ana
akım LGBTİ+ aktivizmi arasında belli ölçülerde farklar ve ayrışmalar
olduğu görülebilir. Türkiye’de ise durum böyle değildir.
Türkiye’de LGBTİ+ hareketi diğer toplumsal hareketlerde olduğu
gibi Batı’da ortaya çıkışından yaklaşık bir yirmi yıl sonra 1990’larda
gelişmeye başladı. Aslında rüşeym halinde kimi girişimler 1980’lerin
başına kadar götürülebilir. İbrahim Eren’in o dönem İzmir’de Çevre
Sağlığı Derneği’nde yürüttüğü kimi çalışmalar, sonrasında Radikal Demokratik Yeşil Parti Girişimi çevresinde öbekleşen kimi adımlar vardır, ancak LGBTİ+ hareketinin Türkiye’de kendi adıyla ortaya çıkışı
1993’te Ankara’da Kaos GL’nin, İstanbul’da ise Lambda İstanbul’un faaliyete geçişiyle başlar. 2000’lerden itibaren ise Türkiye’nin farklı yer2 Heteronormativite bütün bir toplumun ve kültürün “doğallaştırılmış”, “idealleştirilmiş” ve “normal” varsayılan heteroseksüel cinsel yönelim doğrultusundaki yaşam tarzı ve değerlere göre tariflendiği, heteroseksüellik dışında kalan cinselliklerin/cinsel hallerin marjinalleştirildiği, sapkın
kategorisine sokulduğu, görmezden gelindiği, baskı ve şiddete maruz bırakıldığı yahut uysallaştırılarak hizaya sokulduğu bir iktidar sistemini ifade etmektedir. Söz konusu sistem, biyolojik
ve toplumsal olarak birbirlerinden tamamen ayrı oldukları, birbirlerini aile ve üreme vasıtasıyla
tamamladıkları düşünülen kadın ve erkek kategorilerini içeren ikili cinsiyet rejimi üzerinde yükselir. Bu anlamda heteronormativite, salt heteroseksüellik dışındaki yönelim ve kimliklerin yok
sayılmasını, bastırılmasını ve dışlanmasını işaretlemez, aynı zamanda kadın-erkek ikiliğine (dikotomi) dayalı toplumsal cinsiyet matrisini yeniden üreterek, bireyleri “kadın” ve “erkek” olarak
yaratır. Heteronormatif kültür kendisini sadece “normal” olarak değil, aynı zamanda insanlık,
toplum, ilişkisellik, üreme konularında da anlaşılabilirlik sağlayan yegâne model olarak dayatmış; diğer bütün cinsel ve cinsiyete dayalı formları en iyi ihtimalle yan rollere hapsederek kıyıya
itmiş, çoğunlukla da ortadan kaldırılması gereken birer tehdit olarak kodlamıştır.
175