GIRIŞ
birçok ayrımcı sloganı da manşetlerine taşıdığını biliyoruz. Bunların örneklerini bir arada bulabilmek için, Hrant Dink Vakfı’nın 2009 yılından beri düzenli
olarak yayımladığı Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcılık Söylemi raporlarına
şöyle bir göz atmak yeterli olacaktır. Bu durum, herhangi bir ülkedeki çoğunluk
grubu mensuplarının, kendilerini mağdur hissettiklerinde ayrımcılıktan şikâyet
edip, kendilerinin imtiyazlı olduğu durumlarda ayrımcılık yapmaya devam etmelerine dair apaçık bir örnektir. Dahası sahip oldukları referans çerçeveleri bu
durumun bir çelişki olarak görülmesine izin vermez.
Dolayısıyla, çoğunluk grubunca ya da baskın grupça gerçekleştirilmesinden
ötürü, ayrımcı bir edimin ayrımcılık olarak görülebilmesi, söz konusu edimin
dayanağının çoğunlukça da gayrimeşru görülebilmesini sağlamak üzere –sıklıkla azınlık grubu mensuplarınca- verilen bir mücadeleyi gerektirir. Bu anlamda, nasıl ki ayrımcılık yapılmasına neden olan “eski” referans çerçevesi bir inşa
faaliyetinin sonucunda oluştuysa, ayrımcılığın bilince çıkartılmasını mümkün
kılan “yeni” referans çerçevesi de bir inşa faaliyetini gerektirir.
Türkiye’de de bu inşa faaliyetinin öncelikle insan hakları mücadelesi veren sivil
toplum kuruluşlarınca başlatıldığı görülür. 1986’da kurulan İnsan Hakları Derneği ve 1990’da kurulan İnsan Hakları Vakfı’nı 1993’te Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin kurulması izler. Bu kuruluşların öncelikle devletin bireylerin Anayasaca tanınmış haklarını çiğnemesini engellemeye ve ��lkede demokratik hakların
gelişmesini sağlamaya dönük faaliyetlerle yola çıktığını biliyoruz. Diğer yandan
1980’li yıllar bağımsız feminist hareketin de şekillendiği yıllardır. 1987 yılında faaliyete geçen Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği bizzat toplumsal cinsiyete dayalı
ayrımcılıkla mücadele etmek üzere kurulur. Türkiye’nin 1985 yılında, Birleşmiş
Milletler (BM) Genel Kurulu’nca 1979’de benimsenen Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’ni imzalaması, Ayrımcılığa Karşı
Kadın Derneği’nin mücadelesinin amaçlarını belirlemede etkili olur. Söz konusu
dernek, Türkiye’nin de tarafı olduğu bu sözleşmede yer alan amaçların hayata geçmesi için mücadele vermeye başlar. Yani bir tarafta hem devletin altına
imza attığı uluslararası hukuki metinler hem de hak ihlallerine karşı çalışmalar
yürüten sivil toplum örgütleri ülkede ayrımcılığa dayanak olan “eski” referans
çerçevesini zayıflatırken, diğer tarafta yerleşik ayrımcı normlar ve bu normların
taşıyıcısı failler “eski” referans çerçevesini muhafaza etmeye çalışacaktır.
Bu karşı karşıya gelişin 2000’lerden sonra iyice şiddetlendiğine tanık oluruz. Zira
2001-2004 arası dönemde Avrupa Birliği’ne girme amacına yönelik sekiz uyum
paketi, iki de Anayasa paketi TBMM tarafından yasalaşır. Bunlar içerisinde ayrımcılığı engellemeye dönük düzenlemeler de vardır. Avrupa Komisyonu ayrımcılık mağduru olan toplumsal kategorilerin durumlarının tespiti ve değiştirilmesi
hedefi doğrultusunda çeşitli fonları yine bu dönemde oluşturur. Aynı dönemde
9