Uluslararası Ayrımcılık Konferansı
açıklama yapmıştır. Ayrıca, Myanmar’da Arakanlı Müslümanlar ile ilgili
çalışmalarını, bu devlet CERD’e üye olmadığı için büyük zorluluklarla
da olsa devam ettirmektedir. Komite’nin Libya ve oradaki köle pazarları
ile ilgili yaptığı açıklamayı okumanızı da öneririm. Bu konular, bu ülkenin de biraz sorumlu olduğu Akdeniz’de yaşanan olaylarla doğrudan
ilgilidir. CERD’in, Akdeniz’de olan rolü esas olmakla birlikte, endişeleri
AB’ye açık şekilde ifade edilmiştir.
CERD’in benim üye ve başkan olduğum dönemde yürüttüğü faaliyetler ile ilgili birkaç noktaya daha değinmek istiyorum. İlk olarak,
ırkçılığı adlandırma konusundaki çekince ve bunun yerine “zenofobi”
(yabancı düşmanlığı) kelimesinin kullanılması. Ancak “zenofobi=yabancı korkusu” kavramı kafa karıştırıcı da olabilir: “Neden yabancılardan
korkmayalım? Farklı görünüyorlar…” Böylece yerelde yaşayanların korkularının diğer insanların haklarının önüne geçmesine neden olunabilir.
Son iki yılda bu konuya karşı koymak için çok çalıştım.
Her ülkedeki mahkûmların analizi, neden hapiste oldukları, kimin
ve neden infaz edildiği, ırksal profillemeyi ortaya koymaktadır. Ayrıca,
bu ülke de dâhil olmak üzere, sadece mahkûmlar ile ilgili değil, genel
olarak ayrıştırılmış veri eksikliği de gözüme çarptı. Ülkeler çoğu zaman
türlü insan hakları normları ve insanların kendi kimlik belirleme hakkı
gibi nedenlerin arkasına saklanır. Aslında, seçim hakkı, gizlilik ve veri
kullanımı ile ilgili bir sorun yoktur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları
Yüksek Komisyonu, bu konu üzerine web sitesinde etnik ve ayrıştırılmış
veri toplanması ile ilgili çok ilginç, düzgün çevrilmiş, kısa ve açıklayıcı
bir doküman bulundurmaktadır.
Geldiğimiz ve yaşadığımız her ülkede birçok kültür bulunmaktadır.
Ancak çokkültürlü olmak istemekle birlikte bunun devam eden bir süreç
olduğunu belirtmem gerekir. Değerlendirmeye alınan her ülke, burası da
dâhil olmak üzere, entegrasyonun gerekliliğinden bahsetmektedir. Ancak,
bazı konularda, kastettiklerinin entegrasyon ya da uzlaşma değil de kültürel asimilasyon/ilhak olduğu açığa çıkmaktadır. Burada yine gözüme
çarpan, kölelik ve sömürgeciliğin bıraktığı izlerden kaçınarak ırkçılığın adlandırılmasından da kaçınılmasıdır. Ayrıca birçok ülkede her yerdeki göçmenler, Romanlar ve Travellers’a (Göçebelere) yönelik ırkçılığın tanınması
konusunda bir tereddüt bulunmaktadır. Bu konuları devletlerin yapması
gerekenler listesine katmak hâlâ büyük bir çaba gerektirmektedir.
22