II. ULUSLARARASI AYRIMCILIK KONFERANSI
uluslararası ve ulusal yasal önlemler alınarak engellenirken mikro düzeyde, yani günlük yaşam pratikleri içinde kendine yer bulan ve dilsel
pratikler aracılığıyla görünürlük kazanan ırkçı/ayrımcı söylemler, mutlak bir inkâra dayalı olarak sürdürülmektedir (van Dijk, 1992: 5). Bugün
ırkçılığın inkâra dayalı olarak söylemsel pratiklerde görünürlük kazanması ise onun yasaklanmış olmasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenle
çok açık ırkçı söylemlerde bile ırkçı yargılar yumuşatılarak veya inkâr
edilerek yer bulmak durumundadır. İşte tam da bu nedenle gündelik yaşamın her alanına sızan ırkçılığın bu yeni ve çetrefilli biçimlerini hem
teşhir etmek, hem de ırkçılığa karşı mücadele etmek için onun üzerine
düşünmek daha da önemli bir hale gelmiştir.
Eski Irkçılıktan Yeni Irkçılığa
Klasik dediğimiz ırkçılık, ten rengi, göz rengi, soya çekim gibi biyolojik
gerekçelerle, ırksal üstünlüğe dayalı davranış kalıplarıyla hareket ederken günümüz ırkçılığı daha çok kültüre odaklanmaktadır. Kültürün odağa
alınmasıyla birlikte işleyiş biçimi açısından iki tür yeni ırkçılığın ortaya
çıktığı söylenebilir. Birincisi, ırk yerine kültürün hiyerarşik olarak sınıflandırılması biçiminde görünürlük kazanır ve gruplar arası eşitsizliklerin
nedeni olarak “aşağılık” ve “alttaki” grupların çalışma ahlakı, kendine
güven, kendini disipline etme ve bireysel başarı gibi değerler konusunda
küçümsenmesine dayanır. Yeni ırkçılığın bu biçimi ilk olarak 1960’larda
gündeme gelmeye başlamıştır. Özellikle de ABD’de “kültür yoksunluğu”
olarak etiketlenen ve Amerika’ya uyarlanan kültürel ırkçılığın temeli
“kurbanı suçlamak”, azınlıkların konumunun daima aynı kalmasını onların “gayretlerinin yetersizliğinde görmek”, “aile yapılarının gevşekliği”
ve “uygunsuz değerlere” sahip olduklarını ileri sürmek yoluyla atılmıştır
(Silva, 2006: 40). (Örneğin, xxxx’lerin tembel olduğu, çalışmak istemedikleri, bedavacı oldukları çok çocuk yaptıkları, medeni yaşamın gereklerine
uymadıkları, pis oldukları vs.). Kültürü odağa alan ikinci ırkçı görünüm
ise, kültürel hiyerarşiyi reddeder ve birbirine benzemeyen, birbirinden
farklı olan grupların barış ve uyum içinde bir arada yaşamasının mümkün
olmadığı savından hareket eder (Somersan, 2004: 43).
Ötekilerle arasında “mutlak” fark olduğunu ileri süren düşünce ile
farkı inkâr eden “asimilasyonculuğun haklılığına dayanan” düşüncenin
50