TÜRKIYE’DE AYRIMCILIK ALGISI
devreden çıkınca, piyasanın temel kurumu olan rekabet, yaşamın her alanında
(okulda, çalışma hayatında, sporda, sanatta, vs) adaletin ve adaletsizliğin temel
belirleyenine dönüşür. Böylece “fırsat eşitliği” meselesi ve bağlantılı olarak ayrımcılık meselesi, 1990’lara gelindiğinde yalnızca ABD’nin değil Avrupa’nın ve
Türkiye’nin kamusal alanda cereyan eden adalet tartışmalarının odağına oturur.
Zira fırsat eşitliği perspektifi, sınıfsal konumların eşitsizliğini verili kabul eder.
Yani A konumunu işgal eden X kişisinin, B konumunu işgal eden Y kişisinden neden daha fazla kazandığını, bu iki konum arasındaki kaynaklara erişim
bakımından var olan farklılıkları sorgulamaz. Ama A konumuna ulaşmak için
çabalayan X kişisi ile Y kişisi arasındaki olanak ve fırsat farklılıklarını dert edinir. İşte ayrımcılık kavramı tam da bu farklılıkların gözlemlenmesi ve araştırılması sırasında işlevsellik kazanacaktır. Bu dönüşüm, neoliberalizm öncesinde
ayrımcılık olmadığı anlamına gelmez. Sadece, neoliberalleşme süreciyle birlikte
insanlar arasındaki her türden mübadelenin –bir partnere, bir diplomaya veya
bir metaa erişebilmenin- rekabete konu olması nedeniyle, ayrımcılığın önceki
dönemden çok daha yakıcı bir biçimde hissedilebilir hale geldiğine işaret eder.
Irka, etnik kimliğe, toplumsal cinsiyete, dini inanca göre ayrımlar ve ayrımcılık
pratikleri sorgulanmaya, araştırılmaya başlanılır. Tabii bunda 1990’ların başında
sosyal bilimlerde yaşanan “kültüre(l) dönüş” (cultural turn) eğiliminin ve yine
bağlantılı olarak dezavantajlı kimlik mensuplarının hak mücadelelerinin etkisi
kuşkusuz vardır. Ancak tüm eğilimlerin ve mücadelelerin ortaya çıkmasında da
yukarıda bahsetmiş olduğumuz adaletin piyasa rekabetine teslim edilmesiyle
ayyuka çıkan ayrımcılık pratiklerinin doğurduğu tepkinin başat olduğunu düşünüyoruz.
Ayrımcılığın bu yıllarda yapılan bir tanımına, günümüzdeki ayrımcılık pratiklerini daha iyi anlamaya olanak sağladığı için yer vermek istiyoruz: “Ayrımcılık,
gayrimeşru bir kriterin uygulanmasına dayalı yapılan eşitsiz muameledir. Bu
bir yandan söz konusu muamelenin somut ve süreklilik gösteren bir sonucu
olmasını gerektirir (yani bir fikir değil bir eylemdir), diğer yandan da, toplumsal
olarak kabul edilemez bulunan (ve hiç kuşku yok ki her bir toplumun varlıklar arasında ayrım yaparken başvurduğu ahlaki referansın ne olduğuna bağlı
olarak değişen) bir argümana dayanması gerekir.”7 Bu tanım bizce önemli, zira
herhangi bir toplumda eşitsiz bir davranışın ayrımcı olarak kabul edilebilmesi
için o davranışın dayandığı referansın toplumca gayrimeşru görülmesi gerektiği vurgusunu içeriyor. Örneğin bu bölümün başlangıcında ayrımcılığa itirazı
temel alan manşetlerini aktardığımız medya kuruluşlarının eşzamanlı olarak
7 Fassin, D. 2002. “L’invention Française de La Discrimination.” Revue Française de Science Politique, 52 (4):
403-423.
8