TÜRKİYE’DE TOPL ANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ HAKKI BAKIMINDAN İDARİ YARGININ ETKİLİ BAŞVURU YOLU OLMA NİTELİĞİ
ğu gerekçesiyle davanın reddine”(par. 46) karar verilmiştir. AYM ise “Somut olayda
başvurucunun darbedilmesi olayı öncesinde bizzat şiddete başvurduğu veya kolluk
güçlerine direndiğine dair tutanak veya görüntü bulunmamaktadır. Ayrıca başvurucu hakkında bu gösteri nedeniyle alınmış bir cezai önlem veya hakkında soruşturma yapıldığı bilgisi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla güç kullanımının gerekliliği ve
orantılılığı kolluk birimlerince ortaya konulamamıştır” değerlendirmelerine yer vermiş (par. 74) ve başvurucunun tekme atmasının sabit olduğunu belirtmiş, ancak “…
başvurucunun kendi tutumundan dolayı fiziksel güce başvurulduğunu düşünmeye
sevk edecek bir delil soruşturma veya başvuru dosyasına yansımamıştır. Dolayısıyla
başvurucuya yönelik güç kullanımının kaçınılmaz hâle geldiğinin kamu makamlarınca kanıtlanamadığı sonucuna ulaşılmıştır”. (par. 76) Bu gerekçelerle Mahkeme, söz
konusu olayda idare mahkemesinin eziyet yasağının ihlaline dair yapılan tespitlerle
açıkça çelişir şekilde ihlal nedeniyle oluşan zararların tazmini talebini reddetmesinin
etkili başvuru hakkının ihlal ettiğine karar vermiştir.
Abdullah Yaşa kararında da kanuna aykırı ve barışçıl olmayan bir gösteri sırasında
yüzünden gaz fişeği ile yaralanan başvurucu önce kovuşturmaya yer olmadığı kararları üzerine başvuru AİHM’e taşınmış ve 2013 yılında AİHM 3. maddenin ihlal
edildiğine hükmetmiş; daha sonra açılan tam yargı davasında da “başvurucunun yasa
dışı olaylara kendi kusuru ile katılarak yaralandığı, böylece zarar ile idarenin eylemi
arasındaki illiyet bağının kesildiği” gerekçesiyle tazminat talebini reddetmiştir. Zararın idarenin eylemi sonucu gerçekleştiği net olmakla birlikte başvurucu hakkında
açılan ceza davasında eylemleri sabit olmadığından beraatine karar verilmiştir.
Bu dava özelinde farklı nitelikte olan mesele, AİHM’in daha önce bu başvuruya konu
olan olaya ilişkin olarak maddi boyutuyla 3. maddenin ihlaline ve tazminata zaten
hükmetmiş olması, buna karşılık idari yargının başvurucunun kusurundan hareketle idarenin sorumluluğuna hükmetmemesidir. AİHM’in tazminata hükmetmesinin
mağdur sıfatının ortadan kalkmasına yol açacağına ilişkin bakanlık görüşüne karşılık Mahkeme şu değerlendirmede bulunmuştur:
“AİHM tarafından başvurucu lehine tazminata hükmedilmiş ise de bu
durum başvurucunun mali yönden oluşan mağduriyetinin tam olarak
giderildiğini göstermemektedir. Birincisi İdare Mahkemesi, başvurucunun uğradığı zararla ilgili herhangi bir değerlendirme yapmamıştır.
Başvurucunun yaralanması nedeniyle ne kadar zarara uğradığını değerlendirmek İdare Mahkemesinin görevi içindedir. Zararla ilgili değerlendirmenin AİHM kararında yapıldığından hareketle İdare Mahkemesinin
bu yükümlülüğünü ifa ettiği sonucuna ulaşılamaz. İkincisi AİHM’in hükmettiği tazminatın başvurucunun uğradığı zararı tam olarak karşılayıp
karşılamadığı da bu aşamada bilinmemektedir. Bunu değerlendirmek de
derece mahkemesinin görevidir. Ne var ki İdare Mahkemesi -devletin bir
kusurunun bulunmadığına hükmettiğinden- başvurucunun uğradığı zararın ne kadar olduğu ve AİHM’in hükmettiği tazminatın bu zararı karşılayıp karşılamadığı hususuyla ilgili bir değerlendirme yapmamıştır. Bu
koşullarda başvurucunun mağdur statüsünün devam ettiğine karar verilmesi gerekir.” (par. 60)
30